The Intern

15:53 Asena Günkaya 0 Comments

Hepinize kısa bir aradan sonra tekrar merhaba! Bu aranın benden kaynaklanmadığını söyleyeyim önce. Aslında boşluklarım vardı ve yazı girebilirdim ama ülkedeki olaylar, hepimizin piskolojisi derken içimden yazmak gelmedi ve istemedim de böyle bir ortamda yazı yayınlamak. O yüzden birkaç gün beklemek istedim. Neyse, uzatmayayım. Daha güzel ve huzurlu günlerde, şevkle yazı yazıp okuyacağımız günlere diyorum! Bugün, merakla beklediğim ve dün izleyebildiğim çok sıcak bir filmden bahsedeceğim: The Intern. Sıcak, bu filmi tanıtan en iyi kelime bence. Resmen içimi ısıttı, ülke dertlerini kısa süreliğine de olsa unutmamı sağladı. Salondan sanki rahatlamış, arınmış bir şekilde çıktım.

Filmde; emekli olmuş ve eşini kaybetmiş, tek başına hayatını sürdüren ve emekliliğini elinden geldiğince verimli geçirmeye çalışan Ben adlı biri var. Ben, evde oturmaktan ve hiçbir şey yapmamaktan çok sıkılan biri. Bir işe yaramak istiyor. Dünyayı gezmiş, birçok uğraş bulmuş kendine ama yetmiyor ve bir gün bir şirketin yaşlı stajyer alımı yapacağını öğrenince, hemen başvuruyor. İşi de çok ciddiye alıyor, bir heyecan bir heyecan Ben'de. :) En güzel takımını giyip, klasik model yıllanmış iş çantasını alıp gidiyor işe. Zaten Ben karakterinde en sevdiğim şeylerden biri bu oldu. Tam bir "şövalye ruhu" var ve günümüzde artık çok az görebileceğimiz biri. Hala eski model telefon kullanıyor, çalar saat kuruyor ve mendilin yanından eksik etmiyor mesela. :) Her neyse. İşte ilk günden herkesin sevgilisi oluyor. Herkese yardımcı oluyor, gençler e taktikler veriyor, hiç boş durmuyor. Böyle olunca da onu şirketin kurucusu ve patronu olan Jues'un yanına veriyorlar. Başta Jules bu durumdan hiç hoşlanmıyor ama şirkette etkili bir görünüm yaratmak için kısa süre katlanmaya karar veriyor. Jules tam bir işkolik! Bir gün aklına gelen bir fikirle internet üzerinden kıyafet satışı yapan bir site kurmuş ve bir anda en ünlü iş kadınlarından biri haline gelmiş. İşine çok bağlı, her şeyle kendi ilgileniyor. Evine tabi ki yeterince zaman ayıramıyor ama yine de genelde izlediklerimizin aksine kocasına ve çocuğuna sevgisini elinden geldiğince gösteren biri. Kocası, işinde başarılı iken Jules'un işleri iyice büyüyünce kendi işini bırakmış ve çocukla ilgileniyor. Doğal olarak, bu da "Sorun geliyorum diyor." durumu zaten. Gerisini tahmin edersiniz. Jules karakterinde sevdiğim bir şey de şu oldu. Kesinlikle kibirli ve despot biri değil. Evet, biraz sert ve özellikle iş konusunda kurallarına çok bağlı ama yine de iş yerindeki herkesle diyalogu gayet iyi. Kimseyi küçümsemiyor. Bu tarz filmlerde genelde öyle olur, bu kez farklı olması hoşuma gitti. İş yeri de çok doğal. İçeride bisikletle dolaşıyorlar mesela. Resmi kıyafet zorunluluğu yok vs..

Anne Hataway, "The Devil Wears Prada"daki rolünün zıttı bir rolde bu kez. :) Patron rolünde ama Miranda kadar acımasız değil kesinlikle! Bu rol için düşünülebilecek en iyi isimlerden biri zaten. Şahsen onu bu tarz filmlere çok yakıştırıyorum. Hafif soft, romantik komediye çalan veya eğlenceli zaman geçirten filmlere yani.. Ayrıca onu uzun süre sonra eski uzun saçlı haliyle görmek beni çok sevindirdi. Kesinlikle hep böyle kalmalı, kısayı pek sevemedim. :) Esas adam rolündeki Robert De Niro ise, bana tekrar neden en iyisi olduğunu düşündüğümü hatırlattı. Filme gitmemdeki baş etkenlerden biriydi zaten. Son dönemde biraz "popüler" filmlerde rol alıp, çokça eleştiri aldı. Ben de hak vermiyor değilim. Bu film ise, içlerinde en iyisi kesinlikle. Oynayacaksan böyle filmlerde oyna diyorum. :) Çok iyi olmuş role. O babacan halleri, işteki heyecanı, duygu geçişlerini harika vermiş. Mimikleri konuşuyor zaten adamın, efsane yani! Tek bakış yetiyor. Hele ayna karşısında bir sahnesi var, en iyi sahnelerinden biri filmin. Şov gibi bir şey. :) Filmde önemli bir rolü olan diğer bir isim de, Rene Russo. O da ne zarif olduğunu göstermiş yine, rolünü çok iyi canlandırmış. Renk katmış. Diğer yan rollerdekiler de fena değildi. Özellikle genç stajyerler.. Sadece Jules'un kocasını pek sevemedim. Çok "robot" gibiydi yahu, duyguları vermede pek başarılı bulamadım. Neyse ki, az gözüküyordu.
Film, çok eğlenceli ayrıca. Yavan bir film değil kesinlikle. Özellikle bir yerde, baya kahkaha attım salonda. Herkes yerlere yattı. :) Hüzünlü sahnelerde var ama onları uzatmamışlar ve drama çevirmemişler. Biraz hayat gibi bir film olmuş. Ne olursa olsun, hayat devam ediyor hesabı. Karakterler gerçekçi. Filmdeki olaylar gerçekte olabilecek şeyler. Bu da seyirciye daha kolay ulaşmasını sağlamış bence filmin. İzlediğim en sıcak, sempatik filmlerden biri olmuş. Çok mutlu oldum izlerken. Bize tekrar "yaş"ın sadece bir kelime olduğunu hatırlatan bir film. Bence en önemli mesaj da buydu. Emeklilik; malesef çoğu kişinin düşündüğünün aksine, evde oturup ölümü beklemek değil. Olmamalı da. Her yaşta insan istediklerini yapabilir, yaşanan her gün yeni bir macera sonuçta. Başta zorlansa da günümüz dünyasına da çabuk uyum sağlıyor Ben karakteri. Bu da önemli. İletişime açık olmak ve kendini kapatmamak lazım. Filmdeki diğer önemli bir mesaj da sanırım tecrübenin önemiydi. " Tecrübe > Teknoloji " mesajı vardı. Sadece teknoloji değil, birçok anlamda Ben'in yaşanmışlıklarının ve iş tecrübesinin şirket ve Jules'a çok yardımı oldu.

Yönetmen, Nancy Meyers. Aynı zamanda senaryo da ona ait. Çok iyi bir iş çıkarmış bence.  Zaten yine onun yazıp yönettiği "The Holiday"i de çok sevmiştim. "İlişki Durumu Karmaşık" da ona ait. Benzer tarzda filmler yapıyor yani ama hepsi de türünde öne çıkan filmler. Bu tarzda da; bayık olmamak, sıkıcılaşmamak ve tipik konuları farklı şekillerle anlatabilmek gerçekten kolay bir iş değil bence. Binlerce aynı tür film var çünkü ve kısmen "basit film" olarak görülüyor çoğu. Meyers'in filmleri ise kendi özgünlüklerini koruyor.

Ben ile Jules'un arasında gelişen dostluğu çok sevdim. Çok tatlı oldular. :) Jules gibi bir karakteri, Ben gibi bir karakter çok iyi dengeledi. Keşke çevremde Ben gibi biri olsa dedim valla. :) Bu arada; söylemezsem olmaz, Jules'un kızını canlandıran oyuncu nasıl tatlıydı öyle! Konuşması, gözlerinin içindeki gülüş falan tam yanakları sıkılmalıktı. :) Jojo Kushner'miş adı. Anne H.'e de benziyor hafif. İyi bir cast olmuş. Jules'un mutfağındaki sabah muhabbetleri de hoş bir ayrıntıydı. Yalnız çok uzattığımı fark ettim. Ne yazmışım yine! Başladım mı, duramıyorum. 

Sonuç olarak, kesinlikle bittiğinde yüzünüzde bir tebessüm bırakacak bir film. İnternette birkaç yerde sıkıcı vs.. tarzı yorumlar okudum ama ben hiç sıkılmadım açıkçası. Böyle "olaysız" filmleri sıkıcı olmadan aktarmak da ayrı bir başarı bence. İçinizi sıcacık yapacak bir film. Can sıkıntısına birebir veya yağmurlu havalarda da iyi gidebilir. Her filmin bir "Inception" olmadığını unutmamak gerek. Tarzı, senaryosu belli bir film sonuçta. Ama kesinlikle zevk alacağınızı düşünüyorum. En kötü, çok güzel NY manzaraları görmüş olursunuz. Çekim yerleri çok hoştu. Özellikle Jules'un evi. :) IMDB sayfasına gitmek isterseniz filmin, tıklayın. İzlerseniz, yorum atın lütfen. Ya da zaten izlediyseniz. :) Bu uzun yazımı sonuna dek okursanız, ekstra teşekkürler! Bloga üye olmayı unutmayın. Sonraki yazıda görüşmek üzere! :)

0 yorum: